22 Ekim 2010 Cuma

Sıkıntılar geri geldi. Her gece yatağında farklı hayal kurmak sıkıntı oluşturuyor. Neye inanacağını şaşırıyorsun. Neyle mücadele ettiğini bilmiyorsun. Kafan karışık, çok karışık. Kendine emirler yağdırıyorsun ama hepsi boş kelimeler topluluğu. Bu müzikle kayboluyorsun, kendini bulmak istiyorsun. O'nun yardımcı olacağını sanıyorsun ama her şey çok uzak sana. Kendi başınasın. Sağında kimse yok. Boşluk. Arkanda destekleyecek kimse yok. Boşluk. Etrafında boşluktan başka bir şey yok. Kocaman, karanlık boşluk. Çekiyor seni. Kurtulamıyorsun, bağıramıyorsun. Halbuki içinde çığlıklar atan "sen" varsın. Yardımı olmuyor hiçbir şeyin. Şarkının, filmin, sokakların, kimsenin yardımı olmuyor. Üzülüyorsun bu duruma. Önemsizsin dünya için. Ölsen değişen bir şey olmayacak. Ne Karamazovlar değişecek, ne Kafka daha az korkacak babasından ne de Oğuz Atay hayata tutunacak. Hiçlik. Tekrar boşluk. Bu şarkı kafamın içinde dönüyor bininci kez, yoksa gerçekten mi dönüyor. Mektup gelse. Kaybolsam içinde. Beynim izin vermez. O adamın kadınları ezmesi çıkmıyor aklımdan. Unutmak diye bir şey olsa. O adamın sözlerini unutsam. Unutmak diye bir şey olsa ve ben unutmayı unutsam. Olanları unutsam. Yeniden yaşasam doğru şekilde. Bitse bu yazı burda. Yine yalnız kalsam.

19 Mayıs 2010 Çarşamba

Hayatım boyunca istediğim tek şeyi gerçekleştiriyordum:araba yolculuğu. Eski bir araba, zamanın populer rock grubu çalıyor, hava sıcak ve iki kişiyiz. Gidiyoruz öylece. Çok eğleniyoruz. Filmlerden, dizilerden, hayallerimizden ve planlarımızdan bahsediyoruz. Ben onu inceliyorum sürekli. Arabayı o kullanıyor, ben rahat olmayı seviyorum yolda. Uykuyuda sevdiğimden motelde kalmayı teklif ediyorum. Tamam diyor ve bi motel buluyoruz. Arabadan inince aklımıza geliyor paramızın olmadığı. Ama sorun değil arabamız var. Ah sen ve uyku düşkünlüğün diyor bana dönüp. Gülüyor, ciddi değil. Araba koltukları hiç rahat değil oldum olası rahat edememişimdir. Ama elbette uyudum bir şekilde.

Bugünlük bu kadar.

14 Mayıs 2010 Cuma

Hep aynı yerdeydik. Hep aynı okulun önü, hep aynı sokaklar, hep aynı yollar. Bisiklete binerdik aynı yerde. Okulun önünde dinlenirdik hep. İçecek bir şeyler almak için biraz daha sürerdik bisiklet. Sprite alırdı hep. O zamanlar kendi dünyasındaydı. İçinde büyük bir hesaplaşma yaşıyordu. Beni dinlemezdi çoğunlukla. İçine kapanıktı. Onun o hali beni hep üzerdi. Neşelendirmek için hep konuşurdum, eğlenceli şeyler anlatırdım. Zoraki gülerdi. O zamanlar hiç kavga etmezdik. Edecek bir şeyimiz yoktu zaten. O zamanlar da şimdikiyle aynı şeyi düşünürdü: Gelecekte bu kadın dünyama girecek ve hayatım onun etrafında dönecek. Hep böyle düşünmesine rağmen kendini bana hiç açmadı. Sakladı kendini benden. Görünen kendini anlattı hep. Ben zaten görüyordum o halini. İçindekileri anlatmadı hiç. Bana bile anlatmıyor içindekileri. Ama hala aynı şeyi düşünüyor: Gelecekte ikimiz!. Bunun olmayacağını anlatıyorum ama inancı kuvvetli. O zaman her şeyi unutacağımı ve ona sonuna kadar güveneceğimi zannediyor. Bazen kendimi öyle çok yakın hissediyorum ki ona, sarılmak istiyorum benim için değiş demek istiyorum. Onun da kendini bana yakın hissetmesini istiyorum. Bu o kadar az oldu ki artık kayboluyorum geçmişimle yüzleşirken, hesaplaşırken. Yaşadıklarım silinmeliydi beynimden ya da sadece güzel anılar bırakılmalıydı. Bugün yine o yoldan geçerken aynı şeyi hissettim. Mutluluk, hüzün, keşke'ler ve özlem. Gözlerimden süzülen bir iki damla yaş çok iyi anlattı duygularımı. Şimdi bu sokaktan yalnız geçiyorum ve sadece güzel anıları hatırlıyorum.